top of page

BİLGİ - DUYGU

NE KADAR AÇIKLANMIŞ OLURSA OLSUN DUYGU DİYE BİR OLGUYU SÖNÜMLENDİRMEK YOK ETMEK OLANAKLI DEĞİL TAM BU NOKTADA OLUMSUZ DOĞRULTUDA YOL ALAN SÜREÇTEN OLUMLU BİR SONUÇ ELDE ETME OLASILIĞI BELİRİYOR DUYGUYU VE SEZGİYİ TEMEL ALAN BİR ETKİNLİK TÜRÜ OLARAK SANAT


İnsan zihninin temel etkinliği bilmek. Önce duyu organlarıyla duymak, bir adım ötede algılamak, sonra da bilgi üretmek. Ama bütün bildikleri kendi üretimi değil. Daha çoğuyla başkalarının ürettiklerini iletişim yoluyla ediniyor. Kendi dışımızda bir nesne, olgu ya da süreçle karşılaştığımızda ilkin duyumlama gerçekleşiyor. Var oluşu bizim dışımızda gerçekleşmiş olan nesne ya da nesnel süreçle bakışıyoruz. Nesnel olanın var oluşunda bizim bir etkimiz, dahlimiz yok. Ama onun bilgisini üretmekte her zaman yarı yarıya bir etkimiz var.

 Nesnel olan karşısındaki tutumumuz öncelikle onu kavramak, bilmek. Öğelerini tanımlayıp parçalarına ayırabilirsek, sonra da öğeleri arasındaki ilişkileri zihnimizde yeniden kurup somutlayabilirsek onu açıklıyoruz demektir. İşte buna bilgi diyoruz. Kendi dışımızda var olana ilişkin duyum, algı öğelerinin tekrar sistemleştirilmesi, sıkılaştırılması, bir sıraya konması ve işe yarar bir halde istiflenmesi, bir yerde depolanması ve gerektiğinde oradan alınıp kullanılması. İşte bu bilgi, bilgi birikimi, bilgi işleme.


Bu süreçte olabildiğince öznellikten sıyrılmış oluyoruz. Öznelliği sıfırlamamız, tümüyle yok etmemiz mümkün değil ama şu açık ki nesnel olmaya çalışmak bilgi üretiminin önemli bir boyutu. Yapabildiğimiz ölçüde beklentilerimizin, çıkarlarımızın dışında tutmak istiyoruz bilgi üretim sürecini. Fakat nesne ya da olguyla ilişkimiz tek yanlı değil. Yalnızca onları bilmek, anlamak, açıklamak durumunda değiliz bir de onlardan bize gelen bir etki var. Hele doğa bilimlerinden farklı olarak insan bilimlerinde. Bilgi nesnesinden etkilendiğimizde bilgi sürecinin öznesi olmakta zorlanıyoruz. Bu durumda etkilenme sürecinin asıl eyleyeni aslında neredeyse nesne oluyor. Bizde birtakım duygular oluşuyor. Bu duygular diyelim ki üzüntü, hoşnutsuzluk, panik, stres, baskı. Olumsuzluk içeren duyguları kendi dışımızda tutmaya çalışıyoruz. Ama tersi de olabilir; bir nesneden bize gelen etki olumluysa onu sevebiliriz. Bir yanda hoşnutsuzluk, üzüntü, rahatsızlık gibi duygular olumsuz duygular, ama bunun karşısında da sevinç, hoşnutluk, beğenmek, rahatlamak gibi olumlu duygular. Bizde nesneye ilişkin böyle karşıt duygular oluşabiliyor. Aslında bu duyguların kaynağı geçmişte ve bizde. Birçok duygu deneyimlenmiş ve tanımlanmış olarak bizde var. Korku, sevinç, mutluluk, karşıtlık sevecenlik gibi birçok duygu içeren bir arşivimiz var. Aslında hepsinin temelinde var/yok ikileminde bir risk algısı bulunuyor. Bilgi işlem düzeneğinin sıfır/bir ikilemi üzerine kuruluşu gibi bütün duygular da risk algısı temelinde var/yok karşıtlığı üzerinde yükseliyor. Yani bir risk algısı üzerine gelişiyor bunlar. Bu duygu sınıflamaları, geçmişte insan psikolojisinin oluşumuyla ilgili bir durum. Bir nesneden biz hoşlanmıyoruz, oradan kendimize dönük bir riskin, tehlikenin gelebileceğini düşünüyoruz ve bu bizde bir rahatsızlık yaratıyor. Öte yandan bazı durumlarda bazı nesnelerle karşılaşmada da tam tersine bir rahatlık, mutluluk duygusu içindeyiz. Karşımızdaki olgunun daha bilgisini üretmeden, bizim için risk taşıyıp taşımadığının bilgisine ulaşmadan ilk izlenimle, algıyla bir duygunun harekete geçmesi, örneğin hemen bir panik duygusu oluşması, çoğu kez sıkıntılarımızın kaynağı durumunda. Aslında biz hep kendimizi akıllı varlıklar olarak tanımlarız. İnsanlığın en temel özelliği işte diğer yaratıklardan farklılığı aklı ve aklını kullanabilmesi, aklı aracılığıyla kendi dışındaki süreçlere egemen olabilmesi. Tasarladığını gerçekleştirme becerisi. Akıl ise nesneler, olaylar, süreçler arasında nedensel ilişkiler kurma, bilgi üretebilme yeteneği. Ayıklama, sınıflama, soyutlama, yeniden üretebilme, sonuç çıkarma, nedensel ilişki kurma, bütün bunlar akılsal yeteneklerimizin bölümlerini oluşturuyor.

Bilgi üretme süreci sonuçlanmadan geçmiş deneyimlerimizden, hatta insanlığın evriminden kalan, risk güvenlik karşıtlığında işleyen bir zihinsel yapımız var. Beyin, bir izlenim alıyor, daha bilgiye dönüşmeden hemen mutluluk ya da stres olarak iki karşıt duygudan birine yol açacak kimyasal salgılama süreci başlatıyor. Demek ki bilginin dışında duygu diye başka bir zihinsel gerçekleşme, etkinlik alanı var. Buradan başlayarak bir yanda nefret, öfke, hoşnutsuzluk duyguları, ama öte yanda mutluluk, hoşnutluk, sevgi, hayranlık gibi olumlu duygular.

Bu duyguların arasında da tam yerine oturamayan henüz olumlu ya da olumsuz olarak niteleyemediğimiz gittikçe çeşitlenen bir nüanslar topluluğu var.


Bizim asıl sıkıntımız, oluşan bu duyguları biz artık sadece bilgiye dönüştürerek gideremeyişimiz. Biz bundan böyle kendimizi yalnızca bilgiyle davranan, akıl temelli robotlar olarak kurgulayamayız. Şu çok açık ki kontrol edemediğimiz bir biçimde duygu alanı var. Maddesel nedenlerini açıklasak bile bunlar, geçmişteki biyolojik evrim boyunca oluşturduğumuz kimi özellikleri otomatik olarak harekete geçiriyorlar. Dolayısıyla ne kadar açıklanmış olursa olsun duygu diye bir olguyu sönümlendirmek, yok etmek olanaklı değil. Tam bu noktada olumsuz doğrultuda yol alan süreçten olumlu bir sonuç elde etme olasılığı beliriyor. Duyguyu ve sezgiyi temel alan bir etkinlik türü olarak sanat.

Nesnel süreçlerde, bizim dışımızda gelişen olaylarda bizde uyanan duyguları, sanat yoluyla denetleyebilir, onların bizi tüketme ve bir köşeye fırlatıp atma tehlikesini ortadan kaldırabiliriz. Sanatsal etkinlikle, bu duyguları denetleme, estetize etme, hatta olumsuz diye nitelediğimiz gidişlerini bile yaratıcılığın temeline koyarak oradan değerli sonuçlar elde etme olanağımız var. Bu nedenle sanat dolayımında kendimize bakmak, geçmiş birikimden yararlanarak denetim dışı süreçlerimizi yeni baştan tanımlamaya çalışmak, bizi kendimiz hakkında bilgi ve ön görü sahibi yapacaktır. Belki de sanatsal etkinlik gereksinimi buradan kaynaklanıyor. İnsanın kendine korkmadan bakabilmesi, yazgısına egemen olabilmesi. Popüler kültürün etkisine girerek kişisel bağlamı yok edip yalnızca standart üretime dönüştürmüş olanlar da dahil olmak üzere bütün sanatçılar, aslında her şeye rağmen bir üretici durumundalar. Elbette popüler kültürün aşındırıcı bir etkisi var, fakat en sonunda sanatsal süreçler aracılığıyla kendimizi tanıyabiliyoruz. Kendimize egemen olmak, başkalarının deneyimlerinden, sanatsal yaratımlarından yararlanmakla olanaklı. Gittikçe derinleşen bir süreç bu. Sanat ne kadar çok alana yayılırsa, ne kadar çok insan sanatsal sürecin katılımcısı olursa, toplum olarak o kadar çok kendi yaşamımızın sahibi olabileceğiz.

Sanatı her zaman insanı mutlu eden, iyileştiren, olumlu bir etkinlik türü olarak düşünemeyiz. Bazen de tam tersi, sanatsal süreç derin krizlere de yol açabiliyor. Özellikle de kendini aşamadığı durumlarda, insan çok büyük baskı altında kalabiliyor. Kendi bedenine, zihinsel sağlığına dönük yıkıcı girişimlerde, etkinliklerde de bulunabiliyor. Kendini bir sanat nesnesi haline getirip hırpalayabiliyor. Sanatsal süreç, sanatçıyı her zaman mutlu etmiyor. Çözüm için yola çıkanlar, daha derin bunalımlara da düşebiliyorlar. Standart üretimden farklı olarak nitelikli sanat, gelgitli, geri dönüşlü, çelişkili, çatışmalı bir süreç. Yaratıcı etkinliklerde başarı güvencesi yok.


Bizim asıl sıkıntımız, oluşan bu duyguları biz artık sadece bilgiye dönüştürerek gideremeyişimiz. Biz bundan böyle kendimizi yalnızca bilgiyle davranan, akıl temelli robotlar olarak kurgulayamayız. Şu çok açık ki kontrol edemediğimiz bir biçimde duygu alanı var.


Maddesel nedenlerini açıklasak bile bunlar, geçmişteki biyolojik evrim boyunca oluşturduğumuz kimi özellikleri otomatik olarak harekete geçiriyorlar. Dolayısıyla ne kadar açıklanmış olursa olsun duygu diye bir olguyu sönümlendirmek, yok etmek olanaklı değil. Tam bu noktada olumsuz doğrultuda yol alan süreçten olumlu bir sonuç elde etme olasılığı beliriyor. Duyguyu ve sezgiyi temel alan bir etkinlik türü olarak sanat.

Nesnel süreçlerde, bizim dışımızda gelişen olaylarda bizde uyanan duyguları, sanat yoluyla denetleyebilir, onların bizi tüketme ve bir köşeye fırlatıp atma tehlikesini ortadan kaldırabiliriz. Sanatsal etkinlikle, bu duyguları denetleme, estetize etme, hatta olumsuz diye nitelediğimiz gidişlerini bile yaratıcılığın temeline koyarak oradan değerli sonuçlar elde etme olanağımız var. Bu nedenle sanat dolayımında kendimize bakmak, geçmiş birikimden yararlanarak denetim dışı süreçlerimizi yeni baştan tanımlamaya çalışmak, bizi kendimiz hakkında bilgi ve ön görü sahibi yapacaktır. Belki de sanatsal etkinlik gereksinimi buradan kaynaklanıyor. İnsanın kendine korkmadan bakabilmesi, yazgısına egemen olabilmesi. Popüler kültürün etkisine girerek kişisel bağlamı yok edip yalnızca standart üretime dönüştürmüş olanlar da dahil olmak üzere bütün sanatçılar, aslında her şeye rağmen bir üretici durumundalar Elbette popüler kültürün aşındırıcı bir etkisi var, fakat en sonunda sanatsal süreçler aracılığıyla kendimizi tanıyabiliyoruz. Kendimize egemen olmak, başkalarının deneyimlerinden, sanatsal yaratımlarından yararlanmakla olanaklı. Gittikçe derinleşen bir süreç bu. Sanat ne kadar çok alana yayılırsa, ne kadar çok insan sanatsal sürecin katılımcısı olursa, toplum olarak o kadar çok kendi yaşamımızın sahibi olabileceğiz. Sanatı her zaman insanı mutlu eden, iyileştiren, olumlu bir etkinlik türü olarak düşünemeyiz. Bazen de tam tersi, sanatsal süreç derin krizlere de yol açabiliyor. Özellikle de kendini aşamadığı durumlarda, insan çok büyük baskı altında kalabiliyor. Kendi bedenine, zihinsel sağlığına dönük yıkıcı girişimlerde, etkinliklerde de bulunabiliyor. Kendini bir sanat nesnesi haline getirip hırpalayabiliyor. Sanatsal süreç, sanatçıyı her zaman mutlu etmiyor. Çözüm için yola çıkanlar, daha derin bunalımlara da düşebiliyorlar. Standart üretimden farklı olarak nitelikli sanat, gelgitli, geri dönüşlü, çelişkili, çatışmalı bir süreç. Yaratıcı etkinliklerde başarı güvencesi yok.


Bizim asıl sıkıntımız, oluşan bu duyguları biz artık sadece bilgiye dönüştürerek gideremeyişimiz. Biz bundan böyle kendimizi yalnızca bilgiyle davranan, akıl temelli robotlar olarak kurgulayamayız. Şu çok açık ki kontrol edemediğimiz bir biçimde duygu alanı var.



bottom of page