ZEYTİN AŞKINA!
- Ali Tekin Çam

- 4 saat önce
- 6 dakikada okunur
EVET, KONUMUZ ZEYTİN!
MÖ 6000’LERDE BU TOPRAKLARDA, HATAY CİVARINDA VAR OLMAYA BAŞLADIĞI BİLİNEN; MİTOLOJİLERDEN GÜNÜMÜZE İNSANLA BİRLİKTE YOL ALAN BU KADİM AĞAÇ, NE YAZIK Kİ BUGÜN ÜLKEMİZDE ŞİDDET GÖREN KADINLARLA AYNI YAZGIYI PAYLAŞIYOR.
“Zeytin Aşkına”; İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi mezunu 50 sanatçı arkadaşımız ve değerli hocalarımızla birlikte, 2022 yılında başlattığımız karma sergiler dizisine verdiğimiz isimdi. Başlangıçta zeytinin hak ettiği değere dikkat çekebilmek adına tek sergilik bir sosyal sorumluluk projesi olarak düşünülmüştü, ancak gördüğü ilgi üzerine; Bodrum, Altınoluk, Ayvalık ve finalde de Urla’da yer alan Türkiye’nin ilk ve tek zeytinyağı müzesi, Köstem Zeytinyağı Müzesi olmak üzere çok başarılı dört sergi gerçekleştirmiştik. Son sergimizin açılışını, anlamlı bir tarihe denk gelecek şekilde, 26 Kasım Dünya Zeytin Ağacı Günü’nde “Zeytine Dokunuş” ismiyle yaptık. Aslında bu bizim ilk zeytin temalı sanat buluşmamız değildi. 2015 yılında, görsel tanıtımlarını rahmetli arkadaşım İdil Ayçe Aba’nın tasarladığı, yine Akademi mezunlarından oluşan daha geniş bir sanatçı grubuyla gerçekleştirdiğimiz “Zeytin Daima” sergisi için Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi bize salonlarını açmıştı. Evet, konumuz zeytin! MÖ 6000’lerde bu topraklarda, Hatay civarında var olmaya başladığı bilinen; mitolojilerden günümüze insanla birlikte yol alan bu kadim ağaç, ne yazık ki bugün ülkemizde şiddet gören kadınlarla aynı yazgıyı paylaşıyor. Halbuki zeytin; ona reva görülenleri asla hak etmeyecek kadar kadim, asil ve değerlidir.
Tanrıça Athena’nın simgelerindendir. Mısır’da Tanrıça İsis’in kutsal meyvesi… Roma’da Minerva’nın halkına armağanıdır. Öylesine kıymetlidir ki, zeytin ağacı dikenler Roma’da askerlikten muaf tutulurdu. Öyle sine saf ve arîdir ki, zeytini koruma kanunu çıkarılan Antik Yunan’da yalnızca bakireler onun hasadını yapabilirdi. Ve öylesine kutsaldır ki, tüm kutsal kitaplar ondan saygıyla, övgüyle söz eder. Latince’de şöyle derler: “Olea prima omnium arborum est”, “Zeytin, tüm ağaçların ilkidir…”
Zeytin ağacı, uzun ömrü, dayanıklılığı ve sadakatiyle doğanın en kıymetli miraslarındandır. 300-400 yıla kadar yaşayabilen bu ağaç, uygun koşullarda yetiştiğinde yüksek verim sunar; bir zeytin ağacı hasat döneminde 22 ila 90 kg arasında ürün verebilir. Her yılki verimi değişebilir, ancak 7 yaşından itibaren meyve vermeye başlar ve yaklaşık 35 yaşına kadar en yüksek verim çağındadır. Etli, gümüş tonlarındaki yapraklarıyla dikkat çeken bu ağaç; sabır, emek ve sadakatle yoğrulmuş bir yaşamın sembolüdür, aceleye gelmez; toprağa güvenir, göğe uzanır ve zamanla en değerli armağanlarını sunar: meyvesini ve yağını. Yaprakları her mevsim yeşil kalır; tıpkı ruhun ölümsüzlüğüne, doğumun sonsuz döngüsüne inancı yaşatır gibi.

Zeytin insan hayatına; sofraya tat, kurban törenlerine kutsiyet, lambalara ışık, saçlara parlaklık, cilde şifa olarak girmiştir. Ancak zeytinyağının geniş çapta çıkarılıp kullanılmaya başlanması, zeytinin kültür bitkisine dönüştürülmesinden yaklaşık 1500 - 2000 yıl sonra olmuştur. Zeytinin yayılması önce zeytinyağı ticaretiyle başlamış, daha sonra fidelerin taşınmasıyla Akdeniz’in dört bir yanına yayılmıştır. Bu yolculukta Fenikeliler öncü olmuş, Mısır, Kıbrıs, Girit ve Anadolu üzerinden Yunanistan’a; MÖ 700’lerde de Kuzey Afrika’ya, yani Libya ve Tunus’a
ulaşarak zeytini tüm Akdeniz’i kapsayan ortak bir kültür bitkisine dönüştürmüştür.
Zeytinciliğin Akdeniz’in farklı köşelerindeki varlığı, yağ presleri, saklama kapları, vazo ve duvar resimlerindeki betimlemelerle belgelenmiştir. Kazı alanlarında ele geçen zeytin çekirdekleri de bu tarihi yolculuğun izlerini taşır.
İslamiyet, Hristiyanlık ve Musevilik... Üç inanç da aynı anlamı yükler zeytine: barış, bereket, akıl, olgunluk ve uzun ömür. Kur’an’da; Nahl, Tin, En’am, Mü’minun, Abese ve Nur surelerinde geçer adı. Her defasında övgüyle anılır, değerle yad edilir. Ve sonra o kadim hikâyeler… Cennetten dünyaya indirilen Hz. Âdem’in, ölümünü hissedip Tanrı’dan af dilediği rivayet edilir. Oğlunu cennet bahçesine gönderir. Melek, Bilgi Ağacı’ndan ona üç tohum verir: sedir, servi ve zeytin. Hz. Âdem, ağzında bu tohumlarla gömülür ve Tabor Dağı’nda üç ağaç yeşerir. İlk filizlenen yine zeytindir. Nuh Tufanı’nda da bir umut taşıyıcısıdır zeytin. Tufanın ardından Nuh Peygamber, gemiden bir güvercin gönderir. Kuş önce eli boş döner, fakat yedi gün sonra gagasında bir zeytin dalıyla geri gelir. Bu, yalnızca toprağın görünmesi değil; Tanrı ile insan arasında yeniden kurulan bağın, affın ve barışın sembolüdür. Zeytin dalı, tufana bile direnmiştir; bu yüzden ölümsüzlükle de anılır.
Tevrat’ta zeytinyağının nasıl hazırlanması gerektiği anlatılırken, Hz. Davut zeytini doğru ve dürüst insana benzetir. Eski Ahit’te zeytinyağı, bolluğun ve refahın işaretidir. Günlük yaşamda Samiler’in kullandığı zeytinyağı, adalet ve doğruluğu anlatan kutsal bir mecaz hâline gelir. İncil’de ise zeytinin gölgesi altında büyük bir acının ve büyük bir teslimiyetin hikâyesi vardır. Hz. İsa, Kudüs’teki Zeytin Dağı’ndan göğe yükselir. Rivayete göre orada hâlâ ayakta duran sekiz büyük zeytin ağacı, onun gözyaşlarına tanıklık etmiştir. Hristiyan inancında zeytin, barışın ve talihin simgesidir. Elçiler, barış müjdesini hep bir zeytin dalıyla vermiştir. Ve böylece zeytin, yalnızca doğanın bir hediyesi değil, inancın, umudun ve kutsallığın ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Her dinde, her dilde, her kalpte farklı bir yer edinmiş; insanın iç yolculuğuna yeşil yapraklarıyla eşlik etmiştir.
Zeytin, antik çağlardan bu yana; kültürel, dini ve sportif yaşamın merkezinde yer alan bir simge olmuştur. Antik çağın en saygın spor etkinliklerinden olan Olimpiyat Oyunları’nda kazananlara, tanrıçanın kutsal zeytin ağaçlarından yapılan taçlar takılırdı. Dört yılda bir tanrıçanın doğum günü kutlanırken başarı, zeytinyağı dolu amforalarla ödüllendirilirdi. Bu gelenek zamanla sadece kupalara evrilse de, taşıdığı anlam değişmeden günümüze kadar ulaşmıştır. Zeytinyağı, yalnızca bir ödül değil; aynı zamanda sporcuların ritüel ve antrenmanlarının da ayrılmaz bir parçasıydı. Yarışmalardan önce vücutlarını zeytinyağıyla ovar, kaslarını yumuşatır, güneşten korunur ve fiziksel görünümlerini öne çıkarırlardı. Parlayan bedenleri, Yunan kültüründe yüceltilen fiziksel mükemmelliğin bir yansımasıydı. Bize özgü yağlı güreşlerde ise zeytinyağı; hem işlevsel, hem de simgesel bir rol üstlenir. Pehlivanlar, güreş öncesi vücutlarını yağlayarak rakibin tutunmasını zorlaştırır; bu da güreşi yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda teknik ve stratejik bir mücadeleye dönüştürür.

Yağ, sürtünmeyi azaltarak pehlivanın sıyrılmasını kolaylaştırırken, güneşten ve tahrişten koruyarak cilt sağlığını da destekler. Yağ sürme ritüeli ise köklü bir geleneğin parçasıdır. Özellikle Kırkpınar gibi tarihi güreşlerde, bu hazırlık simgesel bir seremoniye dönüşür. Gerçek bir yaşam öyküsüne dayanan 1992 yapımı Lorenzo’nun Yağı filmi, oğulları Lorenzo’ya nadir ve ölümcül bir sinir sistemi hastalığı olan ALD teşhisi konan Augusto ve Michaela Odone çiftinin mücadelesini anlatır. Tıp eğitimi almamış olan bu ebeveynler, doktorların Lorenzo için verdiği “iki ila üç yıl ömür” tahminine rağmen pes etmezler ve oğullarının hayatını kurtarmak için başlattıkları savaş sonucunda, Lorenzo doktorların öngördüğü süreden yaklaşık 20 yıl daha fazla yaşar. Odone çiftinin çabaları sonucu geliştirilen ve “Lorenzo’nun Yağı” olarak anılan bu karışımın temel bileşenlerinden biri, zeytinyağında da bulunan oleik asittir. Zeytin ve zeytinyağı, hem geleneksel halk hekimliğinde hem de modern beslenme anlayışında önemli bir yere sahiptir. Tarihsel olarak; ağrılar, yanıklar, iltihaplar, sindirim sorunları ve cilt rahatsızlıklarında kullanılmış; zeytin çekirdeği yara üzerine ezilerek sürülmüş, sızma zeytinyağına kimyon katılarak karın ağrısına karşı içilmiş, bebeklerde pişik tedavisinde ise yakılarak yumuşatılmış zeytinyağı tercih edilmiştir. Modern tıp da zeytinyağının kalp-damar sağlığını destekleyici, kolesterolü dengeleyici ve antioksidan etkilerini doğrulamaktadır. Zeytin yaprağının mikrop öldürücü ve kan şekeri düşürücü özellikleri üzerine yapılan bilimsel çalışmalar, geleneksel bilgiyle modern bilimin buluşma noktalarını ortaya koymaktadır. Zeytin, içerdiği liflerle sindirimi düzenlerken kabızlığı önlemeye yardımcı olur. Kalsiyum, fosfor ve magnezyum gibi mineraller sayesinde kemik sağlığını destekler ve osteoporoz riskini azaltır. E vitamini ve antioksidanlar ile cildin nem dengesini korur, saçları besleyip parlaklık kazandırır. Polifenol açısından zengin olması, beyin sağlığını koruyarak, Alzheimer ve Parkinson gibi nörolojik hastalıklara karşı koruyucu etki gösterebilir. Tüm bu özellikleriyle Akdeniz diyetinin temel taşlarından biridir. Ancak her besin gibi, dengeli ve bilinçli tüketildiğinde en fazla faydayı sağlar.
Hitit kentlerinde yapılan kazılardaki çivi yazılı metinlerde adı geçen ender ağaçlardan biri zeytindir. Yüzyıllar sonra, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde de zeytin bu değerini kaybetmez. 1850 yılında çıkarılan bir düzenlemeyle, zeytinlik kuranlara 25 yıl süreyle vergi muafiyeti tanınır. 1880’de Ziraat Odaları kurulur, tarımsal üretim daha bilimsel bir temele oturur. Zeytin, Cumhuriyet Türkiye’sinde; yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda hukuki açıdan da özel bir statüye sahiptir. 1939 tarihli ve 3573 sayılı Zeytin Kanunu, bu ağacı koruma altına almış, özellikle zeytinliklerin çevresinde doğaya zarar verecek tesislerin kurulmasını yasaklamıştır.
Bu kanun; Türkiye’de herhangi bir ağacı korumaya yönelik çıkarılan ilk yasal düzenleme olma özelliğiyle de tarihe geçmiştir. Bu sayede, zeytin artık yalnızca kırsalın mahsulü değil, cumhuriyetin kalkınma öyküsünün simgelerinden biri olmuştur. Zeytincilik kültürünün tanıtılmasında ve korunmasında sivil toplum kuruluşlarının katkısı da yadsınamaz. Türkiye’nin en köklü zeytinyağı STK’larından biri olan; Zeytin Dostu Derneği, düzenlediği eğitim ve tadım etkinlikleriyle farkındalık yaratmaktadır. Ayrıca; TEMA, Zeytin Okulu, Zeytince Derneği, Butik Zeytin ve Zeytinyağcılar Derneği gibi kurumlar da bu kültürü yaşatmak için aktif olarak faaliyet göstermektedir. Zeytine adanmış uluslararası sahnede en güçlü ses, 1956 yılında Madrid’de Birleşmiş Milletler himayesinde kurulan Uluslararası Zeytin Konseyi (IOC) dir. 1959’dan beri aktif olan bu kuruluş, zeytinyağını dünya çapında tanıtmak, tüketimini artırmak ve üretici ülkeler arasında iş birliğini güçlendirmek amacıyla çalışmalarını sürdürüyor.
Zeytin ağacının korunması yalnızca Avrupa’ya özgü bir mesele değil; Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) da bu konuda küresel ölçekte rol oynuyor. İşte biz, böylesi mükemmel vasıfları olan zeytinin kalbini daha önce de hiç hak etmediği bir şekilde kırmıştık. İkinci Dünya Savaşı sonrası, ABD elinde biriken mısırözü yağı stoklarını eritmenin yolunu ararken, Türkiye’ye uzattığı “Marshall yardımı” elinin arkasında kocaman bir şart gizliydi: “Zeytinyağını bırak, mısırözü yağı al!”. Ve ne yazık ki bu teklif kabul edildi. O dönem tam anlamıyla bir zeytin cenneti olan Türkiye’de, bu plan doğrultusunda zeytinyağı itibarsızlaştırıldı; binlerce zeytin ağacı sökülerek adeta bir katliam yaşandı. Menfaati için engel gördüğü tüm değerleri yok etmeye hazır bu anlayışa en güzel cevabı Kızılderili şefi Seattle vermişti: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak!”



