top of page

DOĞU-BATI

7 gün önce
4 dakikada okunur

DOĞU BATI KARŞITLIĞI ÖNCE MEKÂNSAL, COĞRAFİK BİR AYRIM. SONRA İKİ FARKLI TARİHSEL GELİŞME ÇİZGİSİ, İKİ FARKLI ZİHNİYET DÜNYASI.


Önümüzde bizden daha gelişmiş olduğunu düşündüğümüz Batı tarzı yaşam olmasaydı büyük olasılıkla daha mutlu olurduk. Sürekli olarak kendimizi Batı’yla karşılaştırıyor ve mutsuz oluyoruz. Oysa bir sıralamada ilerde ya da geride olmak değil kendi değerlerimiz ve yaşama biçimimiz doğrultusunda geliştirdiğimiz gereksinimlerimizin beklentilerimizin karşılanmasıdır. Gelişmiş sayılan ülkelerde insanları mutlu eden herhalde dünya sıralamasında en önde olmaları değil. Onların da asıl sorunu isteklerinin yerine getirilmesi. Batı’yla ölçüştüğümüzde hemen her konuda çok gerideyiz. Ama niye sürekli olarak kendimizi Batı’yla karşılaştırarak değerlendirmek durumundayız? Sonra toplumun yarıdan fazlasının böyle bir karşılaştırma yaptığı da yok. Çoğunluk Batı gibi değil kendisi gibi olmak istiyor, daha açık bir söyleyişle kendisi olmak istiyor.


Marx, insanlar çözebileceği sorunları gündemine alırlar, diyordu. Aslında her alanda birikmiş iş gücümüz var. Meslek insanlarımız gerek eğitim gerekse meslek içi etkinlik düzeyi olarak Batı’dan geride belki, ama kendi alanlarına giren konularda toplumun istediği düzeyde hizmeti verebiliyorlar. Toplumun yarıdan çoğu aldıkları bir hizmetin niteliği konusunda karara varırken, acaba Batı’da bu sorun nasıl çözülüyor, diye hiç sormuyor.

Diyelim, hukuk alanında yaşadığımız sorunların nedeni olarak Batı ülkeleri düzeyinde bir hukuk sistemine sahip olmadığımızı gösteriyorsak, çözüm olarak Batı hukukun ögeleri olarak anayasalarını, yasalarını, yönetmeliklerini alırız bizim ülkemize, bütün hukuk sorunlarımız çözülür. Adalet bütün boyutlarıyla sağlanmış olur. Peki o zaman ne duruyoruz, niye davranmıyoruz? Çünkü toplumun çoğunluğundan böyle bir talep gelmediği ortada. Eğer bir gelişme sağlayacaksak bu mutlaka iç güçlerin itici gücü ve üstelemesiyle olabilir.


Batı’ya yetişemeyeceğimizi, daha uzunca bir süre ondan geride kalacağımızı kabul etmek durumundayız. Sorun Batı ölçüsün de bir teknoloji, üretim düzeyi sağlamak değil aslında. Sorun kendi gereksinimlerimize, taleplerimize kendi değerlerimiz, yaşama biçimimiz doğrultusunda karşılıklar bulabilmekte.

Batı’ya yetişemezsek, Batı gibi olamazsak artık hiç mutlu olma şansımız yok mu bizim bu dünyada? Batı’dan geride kalmışlığı ortadan kaldırmayı düşünürlerse bunu başarmak için genç kuşakların önünde zaman var. Ama zaten yolun büyük bölümünü geçmiş olanlar ne yapacak, bu dünyada geçirdikleri zamanı nasıl tanımlayacaklar? “Boşa gitti bizim hayatımız, bir Batılı gibi yaşayamadıktan sonra hayatın ne anlamı var?” mı diyecekler? Tuhaf biçimde böyle bir yazıklanmayı yaşam boyu sürdürmemizi önerenler de yok değil. Evet, Batı’da toplumsal yaşamın bütün alanları standartlaştırılmış, kurallaştırılmış, herkes için tanımlanan bir alt çizgi çekilmiş, gittikçe yükseltilen bir asgari bir yaşam düzeyi sağlanmış. Yaşamın üst yanı ise sınırlanmamış, özgürlüğün, yaratıcılığın önü sonuna kadar açılmış; büyük bir çeşitlilik ve zenginlik gerçekleştirilmiş.


Dünyanın geri kalanı için Batı’daki gelişmişlik düzeyine imrenmekten başka yapacak bir şey yok. Biz Batılı yaşama biçiminden tümüyle farklı, zaman zaman ona karşıt bir çizgide yaşadık. Yeni kuşakların Batı türü bir yaşamı tanıma, onlara yaklaşma olasılıkları var. Zamanları var çünkü. Ama biz ne yapacağız? Bütün hayatımızı, işe yaramaz bir yaşamdı, diye çöpe mi atacağız? Bizim yaşamımızın bir anlamı yoktu mu diyeceğiz?


Doğu Batı karşıtlığı önce mekânsal, coğrafik bir ayrım. Sonra iki farklı tarihsel gelişme çizgisi, iki farklı zihniyet dünyası. Tarihte Doğu ile Batı arasında dönem dönem sert karşılaşmalar olmuş ama yoğun etkileşimler de var. Örneğin Haçlı Seferleri. İki yüz yıl boyunca on iki sefer yapılmış Batı’dan Doğu’ya. Bu karşılaşmalar yalnızca silahlı mücadele olarak kalmamış, yoğun kültürel alışverişlere de sahne olmuş. Önemli tarihsel sonuçlar doğurmuş bu değiş tokuşlar.

Şöyle bir tez var örneğin. Batı, Antik Yunan düşüncesinden, başka deyişle kendi tarihinden Doğu aracılığıyla bilgi sahibi olmuş. Bu gelişme, bin yıllık Buzul Çağı’nı çözen Rönesans ve Reformu başlatmış, oradan Aydınlanma Dönemi’ne ve Modern Çağ’a geçilmiş. Dünyanın çeşitli parçalarının bir araya gelmesi ise, en başta keşiflerle ve ulaşımın gelişmesiyle başladı. Elbette bu doğrultuyu zorlayan da ekonomik ve ticari dürtülerdi.


Bugünkü etkileşimin, yakınlaşmanın, ekonomik bütünleşmenin temelinde ise iletişimin olağanüstü gelişmesi var. Dünya hızla tek pazara dönüşüyor. Dünyanın iletişim devrimiyle küçülmesini, tekleşmesini, iç içe geçmesini düşünürsek etkileşimin boyutlarını daha iyi ortaya çıkar. Bir örnek verecek olursak, gelişmiş ülkelerdeki çalışan kesimlerin kazanımları, pazara katılan az gelişmiş ülkelerin ucuz emek gücüyle aşınabiliyor. Asıl sorunumuz, Türkiye’nin kendiliğinden gelişim doğrultusuna çok sert bir biçimde müdahale edilmesi ve öz gelişim güçlerinin, asli öğelerinin budanması. Batı’yla karşılaşmamızda onu dengeleyecek karşı güç oluşturamadık, iç dengelerimizi kurup bir türlü kendimize egemen olamadık. Sürekli bir istikrarsızlık dönemi yaşıyoruz. Kendi potansiyellerimiz temelinde yenilenerek sorunlarımız çözecek araçları geliştiremiyoruz.

Mutsuzluğumuzun nedeni bir türlü Batılı olamayışımızdan mı? Ekonomimizin güçsüzlüğünden dolayı artan gereksinimlerimizin karşılanamayışı mı asıl sorun? Yoksa gereksinimlerimizin artık kendi denetimimiz dışında belirleniyor oluşu mu? Batıdan kaynaklanan tüketim ideolojisinin gelir düzeyimizi kat kat aşan bir talep basıncı oluşturmasından mı?


Batı, kendi özgün gelişme çizgisi boyunca, bugünkü öndeliğini sürekli kılabilecek önemli özellikler edinebildi. Bunları Doğu ile karşılaştırmalı olarak sıralayalım.

Batı, kendisi de dahil olmak üzere verili olan bütün öğeleri olarak sorguluyor. Doğu ise verili olanı kabul ediyor ama kendisiyle karşılaşmak korkuyor, suçu hep başkalarına atıyor. Batı’da demokrasi var, çoğulcu, çok parçalı olmayı kendi güvencesi sayıyor. Doğu otoriter, homojen, tek ve birlik olmazsa parçalanacağından korkuyor

Batı eleştiriyi kabul ediyor. İçine alıyor, öz eleştiriye dönüştürüyor. Eleştiriden yararlanıyor. Doğu ise çelişkiyi, farklılığı dışlamak istiyor. Eleştiriyi düşmanca, yıkıcı bir girişim kabul ediyor. Özeleştiriyi hainlik sayıyor, bastırıyor, ezip dışına atmak istiyor. Batı, yaşamı en ince ayrıntısına dek standartlaştırıyor. Riski gittikçe daha alt düzeye indirmek, sıfırlamak istiyor. Sonra da yalnızca spor ya da serüvende adrenalin salgısı için yaşamak istiyor. Doğu’da ise risk yaşamın bir parçası. Her an ciddi bir tehlikeyle karşılaşabiliyor insan doğuda. Birdenbire bir sürpriz yaşayabiliyor.


Batı’da hukuk yaşamın her alanında ilişkileri düzenleniyor. Çünkü yaşanan olumsuz deneyimlerden çıkarılan derslerle üretiliyor yasalar, yönetmelikler, anlaşmalar. Batıda gündelik yaşam yüzyılların içinden süzülüp gelen kurallardan oluşan bir altlık üzerinde gerçekleşiyor. Doğu’da ise yasalar, yönetmelikler hep Batı’dan ithal. Geldikleri ortama uyum gösteremiyorlar.


Batı, yaşamı en ince ayrıntısına dek standartlaştırıyor. Riski gittikçe daha alt düzeye indirmek, sıfırlamak istiyor. Sonra da yalnızca spor ya da serüvende adrenalin salgısı için yaşamak istiyor. Doğu’da ise risk yaşamın bir parçası.


bottom of page