Beğeni İmparatorluğu
- Ali Tekim Çam

- 6 gün önce
- 5 dakikada okunur
Sosyal medya platformları başlangıçta insanları eğlendirmek, birbirine bağlamak ve yaratıcı içerikleri desteklemek amacıyla kurulmuştu. Beğeniler, yıldızlar, kalpler… İlk başta hepsi çok masum görünüyordu: “Beğeniyorum.”, “Destekliyorum.” Ama insan doğası onaylanmaya fazlasıyla açtı. Bu sistem kısa sürede psikolojik bir bağımlılığa dönüştü.
Televizyonun tek kanallı ve siyah beyaz yayınlandığı yıllarda büyük bir ilgiyle izlediğim üç yabancı dizi vardı: Alacakaranlık Kuşağı (The Twilight Zone), Alfred Hitchcock Presents ve Otostopçu (The Hitchhiker). 25 ila 50 dakika arası farklı sürelere sahip bu diziler, alışılmış formatlardan oldukça farklıydı. Ne sabit bir kadroları vardı ne de konular bölümden bölüme devam ediyordu. Her bölümde, başlı başına ayrı bir hikâye anlatıyor, karakterler ve olaylar tamamen değişiyor, izleyici her seferinde bambaşka bir dünyaya adım atıyordu. Bu dizilerde bölümler arasında bir süreklilik olmasa da izleyiciye bütünlük duygusu veren en önemli unsur; her bölümün başında hikâyenin atmosferine kısa ama çarpıcı cümlelerle hazırlayan sunuculardı. Rod Serling, Alfred Hitchcock ya da Page Fletcher gibi isimler, her bölümünde izleyiciyi farklı bir hikâyeye davet ederek yalnızca tanıtım yapmakla kalmaz, aynı zamanda bölüme bir ruh kazandırırlardı. Finalde ise yine onların ağzından, düşündürücü bir mesaj ya da keskin bir dersle baş başa bırakılarak veda edilirdi. İşte bu ritüeller sayesinde, her bölüm kendi başına bir hikâye anlatsa da seyirciler, izlediklerininbir bütününparçası olduğunu hissederdi.

Bu yapımlar, sadece dönemin tanınmış oyuncularını değil, geleceğin yıldızlarını da izleyiciyle buluşturmalarıyla ayrıca dikkat çekiyordu. Özellikle kısa ve bağımsız hikâyelerden oluşan bu antoloji dizileri, genç ve yetenekli oyuncular için adeta bir “sıçrama tahtası”ydı. Büyük projelerde henüz yer bulamayan isimler, bu dizilerde başrol oynama fırsatı yakalayabiliyor, tek bölümle parlayabiliyordu. Üstelik her bölüm yeni bir hikâye sunduğu için, oyuncular farklı türlerde (drama, gerilim, bilimkurgu, kara mizah gibi) oyunculuk becerilerini sergileme şansı buluyordu. Bu yapıların bir diğer önemli özelliği de yapımcılar ve stüdyolar için bir keşif alanı olmasıydı. Bu yüzden de tek bir bölümde gösterilen etkileyici bir performans, genç bir oyuncunun kariyerinde büyük bir dönüm noktası olabiliyordu. Yıllar geçti, ekranlar değişti, insanlar değişti… Ama anlatılacak hikâyeler hiç bitmedi.
Ve 21. yüzyılda, sahneye Black Mirror çıktı. Alacakaranlık Kuşağı’nın bıraktığı yerden devraldığı bu mirası, daha karanlık, daha keskin ve çok daha güncel bir dille sürdürdü. Yapısı öncüllerine benziyordu: Her bölümde bambaşka bir evren, yeni karakterler,tek başına ayakta duran hikâyeler… Ancak bir fark vardı: Black Mirror’da artık sunucu yoktu. İzleyiciyi karşılayan bir yüz değil, bir ses değil... Ama görünmeyen bir anlatıcının sessiz fısıltısı hep oradaydı: “Teknoloji hızla ilerliyor... Peki, insanlık buna gerçekten hazır mı?”
Black Mirror da tıpkı Alacakaranlık Kuşağı gibi her bölümde yeni bir dünya kurdu. Ama bu defa hikâyeler, bilimkurguya değil, neredeyse bugünün gerçekliğine yaslanan distopyalara dayanıyordu. Hayaletlerin, uzaylıların, doğaüstü olayların yerini; algoritmalar, sosyal medya beğenileri, yapay zekâlar ve dijital kabuslar aldı. Üstelik Black Mirror da modern çağın “yıldız doğurma” geleneğini sürdürdü. Tıpkı eski antoloji dizileri gibi, genç ve yetenekli oyuncular için güçlü bir vitrin işlevi gördü. Hem hikâye anlatımıyla hem de yetenek keşfiyle, çağdaş bir televizyon geleneği inşa etti.

Diziye adını veren Black Mirror –Türkçesiyle Siyah Ayna– teknolojiye bakınca karşımıza çıkan karanlık insan doğasının yansımasıdır. Telefon, tablet, bilgisayar ya da televizyon ekranı kapandığında, karşımıza simsiyah bir yüzey çıkar. Bu yüzeye baktığımızda ise gördüğümüz şey yalnızca kendimizdir. Siyah ayna bize yaşadıklarımızı, yaşayacaklarımızı anlatır; bizi bize yansıtır. Dizinin temelinde şu düşünce yatar: Teknoloji kötü değildir. Ama insanın zaaflarıyla birleştiğinde tehlikeli hale gelir. Eğer sadece teknolojiyi geliştirip insan doğasını anlamayı ihmal edersek, daha modern ama daha yalnız, daha kırılgan ve daha mutsuz toplumlara dönüşürüz. Black Mirror, bize bir “gelecek korkusu” değil; bugünü doğru okuyamama korkusunu gösterir. Hikâyeler gelecekte değil, tam da şu anda başlar. Biz izlerken “vay be, ne kadar uçuk” dediğimiz her bölüm, aslında çoktan hayatımıza sızmış gerçeklerin bir yansımasıdır.
Black Mirror dizisinin 3. sezonunun 1. bölümü olan ‘Nosedive’, 21 Ekim 2016’da yayımlandı ve günlük hayatımızda sıkça karşılaştığımız sosyal onay ve puanlama takıntısını abartılı ama düşündürücü bir şekilde gözler önüne serdi. Bu bölümde anlatılan konu kısaca şöyleydi: Toplum; insanların birbirlerine her etkileşim sonrasında (örneğin bir sohbetten, kahve aldıktan sonra) puan verdiği bir sistem üzerine kurulmuştu. Her bireyin sosyal statüsü, hayat kalitesi ve fırsatları bu 1 ile 5 yıldız arasında değişen puan ortalamasına göre belirleniyordu. Yüksek puanlı kişiler ayrıcalıklı yaşarken, düşük puanlılar dışlanıyor ve temel hizmetlerden bile mahrum kalabiliyorlardı. Ana karakterimiz Lacie, puanını yükseltmek için çırpınıyordu, çünkü yüksek puanlı bir bölgede ev sahibi olmak istiyordu. Bunun için daha popüler insanlarla ilişkiler kurmaya çalışıyor, yapmacık davranıyor ve sürekli kendini daha “sevimli” ve “beğenilir” göstermeye çalışıyordu. Fakat yaşadığı talihsiz olaylar zinciri sonucu puanı hızla düşmeye başlıyor, bu düşüş de onu toplumdan dışlanmaya kadar götürüyordu. Lacie, düşük puanları yüzünden arkadaşı Naomi’nin düğününe alınmayınca kontrolünü kaybedip olay çıkarıyor ve sonunda hapse atılıyordu. Nosedive’ın işaret ettiği tehlike şuydu: Başta bu sistemler kaliteyi artırmak için kurulmuş gibi görünse de zamanla insan davranışlarını yapaylaştırıyordu. İnsanlar, kendileri olmak yerine puan korkusuyla davranmaya başlıyor, ilişkiler samimiyetten çıkarak, rol yapmaya, müşteri-tatmin odaklı sahte davranışlara dönüşüyordu.
Beğeni, takipçi, puan gibi “sosyal krediler” artık gerçek dünyada neredeyse para gibi işlemeye başladı. Nosedive, bu dönüşümü yıllar öncesinden görüp yalnızca bir kurgu değil, aynı zamanda sosyolojik bir uyarı olarak sundu. Sosyal medya platformları başlangıçta insanları eğlendirmek, birbirine bağlamak ve yaratıcı içerikleri desteklemek amacıyla kurulmuştu. Beğeniler, yıldızlar, kalpler… İlk başta hepsi çok masum görünüyordu: “Beğeniyorum.”, “Destekliyorum.” Ama insan doğası onaylanmaya fazlasıyla açtı. Bu sistem kısa sürede psikolojik bir bağımlılığa dönüştü. Bunu fark eden hükümetler, büyük şirketler ve istihbarat ağları, beğeni sisteminin bireyler üzerinde fiziksel sansürden çok daha etkili bir baskı aracı olduğunu gördü. Beğenilme arzusu, önce kişilikleri törpüledi; sonra toplumları hizaya soktu. En sonunda da özgürlük kavramı, insanların kendi elleriyle bastırdığı bir şeye dönüştü.
Günümüzde popülerlik; iş bulmanın, fırsat yaratmanın ve “değerli” kabul edilmenin yeni ölçütü haline geldi. Televizyon programlarının kaderi reytingle belirleniyor. YouTube ve benzeri platformlarda içerik üretenler sürekli “Beğenmeyi, paylaşmayı unutmayın” çağrısı yapıyor. Çünkü beğeni sayısı, görünürlüklerini artırıyor ve daha fazla insana ulaşmalarını sağlıyor.
Tıpkı Nosedive’daki gibi, puanlar bir güven göstergesi olmaktan çıktı; toplumsal bir ayrım çizgisine dönüştü. Günümüzde popülerlik; iş bulmanın, fırsat yaratmanın ve “değerli” kabul edilmenin yeni ölçütü haline geldi. Televizyon programlarının kaderi reytingle belirleniyor. YouTube ve benzeri platformlarda içerik üretenler sürekli “Beğenmeyi, paylaşmayı unutmayın” çağrısı yapıyor. Çünkü beğeni sayısı, görünürlüklerini artırıyor ve daha fazla insana ulaşmalarını sağlıyor. Uber, BiTaksi, Getir, Yemeksepeti gibi uygulamalarda hem sürücüler, hem müşteriler puanlanıyor. Bu puanlar, hizmet önceliğini belirliyor: Aynı anda taksi isteyen iki kişiden, puanı yüksek olan daha önce alınıyor. Bu sistem sadece ulaşımda değil; AirBnB ev sahiplerinden Amazon satıcılarına, yemek kuryelerine kadar pek çok hizmet alanına yayılmış durumda.

Bazı iş ilanlarında artık “Instagram’da minimum 10K takipçi” gibi şartlar yer alıyor. Markalar, bir kişiyi işe alırken CV’den çok sosyal medya etkisine bakıyor. Özellikle moda, medya, reklam ve sanat gibi sektörlerde hatta bazı kurumsal alanlarda bile kişinin “kişisel markası”, yani sosyal medyadaki görünürlüğü belirleyici oluyor. İyi bir iş, yüksek maaş ya da prestijli bir pozisyon; artık gerçek yetenekten çok sosyal onayla (beğeni, takipçi, etkileşim) ilişkilendiriliyor. Eskiden önemli olan insanın kim olduğu, ne bildiğiydi; şimdi ise kimler tarafından ve ne kadar beğenildiği. Bir zamanlar yetenekle seçilirdik, bugün algoritmalar ve etkileşimlerle. Gerçek hayat, beğeni tuşuna basmayanlar için gitgide silikleşiyor. Özgürlük, bir zamanlar istediğini söyleyebilmekti; şimdi ise kimseyi rahatsız etmeyecek şeyleri söyleyebilmek. Profil fotoğrafın yeterince etkileyiciyse işe alınabiliyorsun — bu da “prezantabl eleman aranıyor” ilanının dijital çağdaki karşılığıdır. İnsanların kalbine değil, profiline bakılıyor. Toplumsal değer artık banka hesaplarında değil, sosyal medya beğenilerinde ölçülüyor. Sistem senden “kendin olmanı” değil, beğenilir bir ürün olmanı istiyor. Ve bir zamanlar altın bilezik sayılan üniversite diploması, artık yerini doğrulanmış mavi tık işaretine bırakmış durumda İnsanlar daha fazla beğeni almak için kendilerini değiştirmeye, sansürlemeye ve belli kalıplara sıkıştırmaya başladılar. Platformlar, hangi içeriklerin daha çok ilgi gördüğünü analiz ederek bir “ideal insan profili” oluşturdu. Ve insanlar,farkında olmadan bu profile uyum sağlamak için kişiliklerini yeniden biçimlendirdiler. Sonuç? Toplum, artık algoritmalar tarafından şekillendiriliyor. Bireyler kendilerini özgürce ifade etmiyor, en çok onay alacak biçimde düzenliyor. Gerçek bir gözetim sistemine gerek kalmadı, çünkü insanlar kendi kendilerinin denetleyicisi haline geldi. Mahremiyet ve bireysel özgürlük, “Beğeni İmparatorluğu”nun tahtına kurban edildi.
