18 AR
- Ayşe Dündar

- 17 saat önce
- 5 dakikada okunur
''Bir de argon vardı. Daha ben parmağımla tavanı işaret etmeden o tepemizdeki floresan lambaya bakar ve ''18 numaralı atom, argon derdi sevinçle. Beyaz şekerden, parlak bir çubuğa benzetirdi floresan lambayı.''
Durağa yaklaştıkça poşet tutan parmaklar kıpırdanıyor. Her kıpırtı poşetleri hışırdatıyor. Sıkı sıkı kapatılmış kavanoz kapaklarından kokular, fısıltılara karışıp yayılıyor etrafa. Antep’in kuru dolması, Maraş’ın analı kızlısı… “Sordum ne istersin diye; kuru dolma deyince yaptım getirdim hemen. Bizimki de analı kızlı diye tutturdu. İnşallah yese bari!”
Hastane durağı en kalabalık olanı. Haddini aşarcasına dolup boşalıyor. Ziyaretçiler, birkaç günde bir nöbet değiştiren refakatçiler, ilaç firmaları temsilcileri; dalgın, tedirgin, endişeli bakışlarla küçük bir takım halinde iniyoruz otobüsün orta kapısından. Gece refakatçilerinin birkaç adım gerisinde, polis kontrolünü geçip asansöre biniyorum. Sayıları yeni öğreniyormuş gibi çıkacağımız katın düğmelerini arayıp buluyoruz bir bir.
Oysa ne iyi gidiyordu her şey. Ben işimde, annem evinde… Uzunca bir zamandır para pul derdimiz yoktu. Nasıl oldu dolandı o bela başımıza! Tam da, “Bak, artık büyüdüm anne. Eski huysuzluklarım, ergenlik sorunlarım geçti gitti. Şimdi seni daha iyi anlıyorum, hatta en iyi ben anlıyorum seni,” diyecekken… Tam kendime iyi bir arkadaş, candan bir dost bulmuşken. Asansör kapısı, eski uzay filmlerinden çıkma metal bir blok gibi o bilindik kasvetli boşluğa açılıyor. Ben özen gösterdikçe poşetimdeki cam kapların birbirine vuran sesiyle doluyor ortalık. Utanır gibi oluyorum, aldırmıyorum sonra. İlk adımımda hastaların ilaçlı teriyle, öksürüğüyle çürümüş hava tıkıyor nefesimi. Duvarlar, kapılar, titrek ayaklarımın altın da ezilen gıcırtılı, kirli döşeme, yapışkan bir buğuyla her yanımı kaplıyor. Tepemde sallanan birbiri ardına sıralı, kirli floresan lambalarının aydınlattığı, tekinsiz, ıssız bir köprüyü andıran koridorda bana, gözlerini gözlerimden kaçırarak ilerleyen ölüm rehberlik ediyor yine. Beni sağdaki ikinci kapının önünde dımdızlak, yetim bırakıp kendi uğursuzluğunda defolup yitiyor ortalıktan.
Ne zamandır ondan şüpheleniyordum. Doktorun yanı başında duruyor, işleri bozmaya çalışıyordu. Son defasında tam elimi uzatmış reçeteyi alıyordum ki annemin eline buruşuk, lanetli bir kâğıt parçası sıkıştırdı. Gerçeklerin başka bir gerçekle değiş tokuş edildiği bir tiyatro oyununda başrol veriyordu ona. Bana da annemi seyretmem için ön sıradan özel bir koltuk ayırtmıştı.
Elimi kapının koluna uzatıyorum. Öylesine suçlu ve dermansız hissediyorum ki açmakta güçlük çekiyorum. Vicdan azabı şişirip boşaltıyor göğsümü. Nasıl olmuştu da hastalığın belirtilerinin farkına varmakta böylesine gecikmiştim! Annemin o ilk şaşırtıcı soruları matkap gibi deliyor beynimi. Asla affetmeyeceğim kendimi, asla. “Bugün dolmuştan indim İnci. Etrafıma bakındım ama nerede olduğumu anlayamadım. Ne kadar bir zaman geçti bilmiyorum. Yakınımda bir polis duruyordu. Ona, burası neresi diye sordum. Polis, Kadıköy, Altıyol hanımefendi, deyince kendime gelir gibi oldum.” Telaşımı fark edince toparlanmış, “Ama sonra hatırladım canım,” diyerek yatıştırmıştı beni. Şaka yaptığını düşünmüştüm.
Avucunun içi gibi bildiği semti tanımayacak olması imkânsızdı çünkü. Yine bir akşam, yemek yerken dikkatlice yüzüme baktığını fark etmiştim. İlk kez görmüş gibi! Kaybettiği bir şeyi ararcasına kıvranıp duruyordu karşımda. Bir fırsatını bulup sordu; “Sen kimin kızısın bakalım? Pek de güzelmişsin.” Öylesine ciddiydi ki. Kızmıştım. Bunu soran annemse eğer ya bilmediğim bir şeyler vardı ya da yine dalgaya almıştı beni. Bir süre tereddüt içinde beklemişti. Şaka yaptığını söyleyince rahatlamıştım. Keşke yapmasaydım bunu!
Dibi kömürleşen çaydanlığın başında mahcup bir çocuk gibi, “İnan ki nasıl oldu bu, ben de anlamadım,” dercesine yalvaran gözleri; bir odadan başka bir odaya geçer gibi evin kapısını açıp sokaklarda kayboluşu hâlâ bir ambulans sireni gibi çalıyor zihnimde. Ama ne yazık ki saçma, komik, bazen de şakayla geçiştirdiği sorular, unutkanlıklar, onun canlı canlı anlattığı, bizim görmediğimiz şeyler, çoğunlukla sonrasında yalanlasa da bu karmaşa kısa sürede yumak gibi büyüdü gitti…
Gafil avlamıştı bizi zaman.
“Benim kızım elektrik mühendisi olacak,” derken ne kadar zeki olduğumu, bununla gurur duyduğunu araya sıkıştırırdı hep. Yüzü aydınlanırdı o zaman. Kimin kızıydım ben; elbette onun gibi zeki bir annenin. Ben de bunu defalarca ispat için kitabımı yanı başına bırakır, karşısına geçer, ezberlediklerimi anlatırdım ona; fizikten, ışıktan, elektrikten, lambanın nasıl yandığından, ampulün nasıl aydınlattığından…. Elinde örgüsü, diğer gözüyle kitabı takip ederken beni dikkatle dinlediğini sonradan anlardım. Dinleye dinleye hiç olmayacak bir şeyi, benim o kocaman çarşaf gibi periyodik cetvelimi bile ezberlemişti Benim zeki annem! Ama aramızda espri konusu olan şey soy gazlardı.
-Balonları neyle doldururuz efendim? … Geliyooor...
-Helyum!
-Harika, peki kendisi soylu mudur, soysuz mudur?
-Peki, hani sen MR cihazına girdiğinde hangi soylu gaz kullanılıyorlardı?
-Helyum… Süper!”
Benden iyi biliyordu hepsini! Ben özelliklerini saymaya kalkışınca, daha Neon demeden hülyalara dalıp gider, çocukluğundaki lunaparkları anlatmaya koyulurdu. Işıl ışıl yanan, dönen parlak renkli yazıların altında ışıldayan palyaçoları büyük bir coşkuyla her şeyi ama her şeyi yeniden yaşardı.
“Hani lunaparkta fotoğraf çektiriyordun ya anneciğim. Pat diye flaş patlıyordu hani yüzüne. İşte o da Kripton…”
Bir de Argon vardı. Daha ben parmağımla tavanı işaret etmeden o tepemizdeki floresan lambaya bakar ve “18 numaralı atom, Argon,” derdi sevinçle. Beyaz şekerden, parlak bir çubuğa benzetirdi floresan lambayı. Bunları bilmiş olmak çok mutlu ederdi annemi. Sanki liseye devam etmiş, üniversiteyi bitirmiş olurdu. Yüreğindeki yaranın kabuğu yumuşardı sanki. O vakit duyguları tel tel çözülürdü. “Çok okumak istedim aslında ama olmadı işte,” diyerek boynunu bükerdi. Yaşlı gözlerini silerdim. O da bebek gibi kucağına yatırır sallardı beni.
Elimdeki poşetleri ses çıkarmasın diye dışarıda bırakıp kapı koluna usulca bastırıyorum. Uyuyorsa uyanmasın! Bu dünyanın gerçeğiyle ne kadar az karşılaşsa o kadar iyi. Bizim gerçeklerimiz kafasını karıştırıyor, canını acıtıyor çünkü. Kapı duyuyor beni, gıcırdamadan dilini geriye çekiyor.
Uyuyor annem. Bazen hep uyusun istiyorum. Ya beni yine tanımazsa! Buna üzülmemek için gücümü toplamama yetecek zamanım olacak böylece. Beyaz boyalı demir sandalyeyi yatağının yanına usulca çekip oturuyorum.
Bizi, hastanenin içinde uyuyan kara deliği ve bunca hüznün üzerini hızlıca sarıyor akşam!
Açık kapıdan hemşire giriyor içeriye. Parmağımı dudağıma götürüyorum. Başıyla dışarı çağırıyor. Söyleyeceklerinden korkuyorum.
“Uyanması gerek,” diyor. ”İlaç vermem lazım.”
“Nasıl”, diye soruyorum. Hemşire yaklaşıp duygusuz, zımpara gibi bir sesle, “Ne yazık ki dün geceden beri çevresiyle alakasını tamamen kesti. Yutkunma refleksini de kaybetti. O yüzden sabah beslenme sondası taktılar. Beklemekten başka yapacak bir şey yok.”
Ardından odaya geçip duvardaki elektrik anahtarına basıyor parmağının ucuyla. Floresan lamba tepemizde sıtmaya tutulmuş gibi kısa aralıklarla yanıp sönmeye başlıyor. Hafif bir yanık kokusu geliyor burnuma. Bir yandan da arı vızıltısı gibi sinir bozucu bir ses. Daha önce fark etmiştim, floresan tüpünün uçları epeydir karamaya başlamıştı. Mesleğimin verdiği duyarlılıkla başımı tavana doğru kaldırarak; “Sonu gelmiş bu lambanın, bitti bitecek,” diyorum. Donup kalıyorum aynı anda. Nefes alamıyorum.
Kötü bir şey söylemiş, biri hakkında yanlış bir hüküm vermiş, ağzımdan lanetli bir sözcük kaçırmışım gibi pişmanlık duyuyorum. Karışmamam gereken bir işe karışmışım gibi, yanlış uğursuz bir işe…
Kalbim sıkışıyor. Nefret ediyorum kendimden.
Asla affetmeyeceğim kendimi!
Anneme bakıyorum. Yanıp yanıp sönen floresan ışığı altında o da burnuna takılı beslenme borusu, sığ nefeslerle bir yanıp bir sönüyor yatağında. Sanki her çırpınışında bir parçasını iade ediyor Tanrı’ya. Gülüşünü, keyfini, enerjisini, sesini teslim edeli uzun zaman olması içimi yakıyor. Sonra bakışları, uzaklara gidip dönmediler bir daha. Sözcükleri ağzında ezilip çiğnenmiş mırıltılara bıraktı kendini.
Ya ben anne!
Gözümü lambadan ayırmıyorum. Onu tamir edebilirsem her şey düzelecekmiş gibi geliyor. Yeter ki sönmesin. Biliyorum. Sönerse olacakları biliyorum.
Hemşirenin ağzı açıp kapatıyormuş gibi kımıldıyor karşımda. İçi boş baloncuklar havada patlayıp çıkıp gidiyor odadan. Nefesim daralıyor. Karnım içime çökecek sanıyorum. Ani bir kararla kapının dışına bıraktığım yemek kaplarını az ötedeki çöp kutusunun içine atıp dönüyorum odaya. Anneme iyice yaklaşıyorum;
-Sana bir şey söylememem gerekiyor anne. Hani her şeyini aldı Tanrı senden diyorum ya; doğru değil bu. İstese de senin beni ona vermediğini biliyorum. Bir tek beni! Bazen, bana bakıp tanımamış gibi yapıyorsun ya inanır gibi oluyorum önce, moralim bozuluyor. Ama doğru değil bu. Şaka yaptığını biliyorum. Beni asla iade etmeyeceğini biliyorum. Seni zorlasalar bile bunu yapmayacağını biliyorum anne!
Bizim şu soy gazımız var ya hatırladın mı, hani Argon? İşte o gerçekten de soylu bir gazdır anne. Sakın korkma! Senin o beyaz şekerden, parlak çubuğunun içindeki her şey tükense bir tek o tükenmez, söylemiş miydim bunu sana?
Tıpkı bizim sevgimiz gibi!
Beyaz boyalı demir sandalyeyi yatağa iyice yaklaştırıp oturuyorum.
Hiç ayırmamacasına gözümü lambaya dikiyorum.
Hâlâ nefes alıyoruz üçümüz de.
Annem, ben ve Argon...
