top of page

Yönetmen Stanley Kubrick’in 2001: Bir Uzay Destanı filmi, sessizliği, bilinmeyeni ve insanlığın evrimini monolitin siyah yüzeyinde birer yansıma gibi sunuyor.


KUTSAL DOKUNUŞ



1968 yılında vizyona giren, StanleyKubrick’in yönettiği 2001: Bir Uzay Destanı (2001: A Space Odyssey) filmi, pek çok bilim kurgu filmine ilham kaynağı olmuştur ve sinema tarihinin en önemli filmlerinin başında gelir. Ama; uzun bir hazırlık sürecinden sonra gösterime girdiğinde, seyirci ve eleştirmenlerin bir hayli olumsuz tepkileriyle karşılanmıştı. Çünkü anlatım dili olarak zor bir filmdi. Anlattıklarını anlamaya çalışmak, uzun ve yavaş ilerleyen yapısına dayanmak, dikkatiniz dağılmadan izleyebilmek… İnsanı meraka iten her anın sonunda sizi kafanızdaki soru işaretleri ile olduğunuz yerde bırakmak gibi bir huyu vardı filmin. Bu da seyirciyi yoruyor ve bir hayli kafa karışıklığına sebep oluyordu. Görsel olarak çok etkileyiciydi, fakat anlaşılma sıkıntıları vardı. Buradaki “sıkıntı” kelimesi olumsuz bir anlam ifade etmiyor, tam tersine dönemin koşullarını düşünürsek, bünyesinde izleyici açısından çok yeni ve henüz hazır olmadıkları şeyleri içermekteydi. Bu yüzden yapımın efsane konumuna gelmesi için biraz zaman gerekti. Bu filmi seyrettiğimde 11 yaşındaydım. İtiraf etmeliyim ki “Star Wars” aksiyonları türünden beklentilerim olduğu için ben de pek ısınamamıştım. Hatta pek de anlayamadığım için sıkıldığımı da hatırlıyorum. İnternetteki eleştirilere baktım, seyredenlerin çoğu da benim durumumdaydı. Fark ettim ki 2001: Bir Uzay Macerası kitabının yazarı olan Arthur C. Clarke’ın,  “Eğer 2001’i tamamen anladıysanız biz başarısız olduk demektir. Cevapladığımızdan daha fazla soru yaratmak istedik,” sözleri yüreğime su serpti.



Stanley Kubrick, Look dergisinin kadrolu fotoğrafçısıyken izlediği filmlerden çok daha iyilerini yapabileceğini düşünerek yönetmenliğe geçiş kararı aldı; teknik kusursuzluk arayışı, ince detaycılığı, entelektüel sembolizmi ve mükemmeliyetçi bakış açısıyla yaptığı filmlerle sinema tarihinin en başarılı yönetmenlerinden biri oldu. İnsanın evrenle ilişkisine değinenbir bilimkurgufilmiyapmakistiyorduve bilim kurgu yazarı Arthur C. Clarke ile iletişime geçerek, birlikte çalışmayı teklif etti. Clarke, hem bilim hem de bilim kurgu konusunda otoriteydi. Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde radar eğitmeni olarak görev yapmış ve iki dönem İngiliz Gezegenlerarası Topluluğu’nun başkanlığını yapmıştı. Yaşayan bilim kurgu yazarlarının belki de en titizi olarak ünü yaygındı, eleştirmenlerce beğenilen birkaç romanın da yazarıydı. Kubrick’in bilgi ve hayal gücüne eşit derecede sahip birine ihtiyacı vardı. Clarke, Kubrick’in ona, “Eğer onu betimleyebilirsen, ben de filme alabilirim,” demesini bir meydan okuma olarak algıladı ve teklifi kabul etti. Kubrick kitaplardan çalışmayı severdi ve uygun bir kitap henüz mevcut olmadığından birlikte onu yazmaya karar verdiler. Senaryosunu birlikte oluşturdukları filmi Kubrick çekerken, Clarke da romanını yazacaktı. Kubrick ve Clarke, Nisan 1964’te adı “2001: Bir Uzay Destanı”  olacak film üzerinde çalışmaya başladılar.  Clarke’ın 1951 tarihli kısa öyküsü  The Sentinel’i diğer ilham kaynaklarıyla birlikte temel materyal olarak kullanan ikili, filmin senaryosu ve ona eşlik eden bir roman üzerinde paralel olarak çalıştı. Başlangıçta projeye  “Güneş Sistemi Nasıl Kazanıldı?” adını verdiler; Şubat 1965’teki bir basın bülteninde ise  “Yıldızların Ötesine Yolculuk” adını verdiler. Başka isimler de düşünüldü, ancak Kubrick sonunda yaklaşan milenyuma ve Homeros’un Odysseia’sına göndermeler yaptığı için “2001: Bir Uzay Destanı”nı seçti. Yapım ilerledikçe Kubrick, filmin öncelikle sözel bir deneyimden çok görsel bir deneyim olmasını istediğini fark etmeye başladı. Clarke’ın bilgisi olmadan, orijinal diyalogların ve açıklayıcı anlatımların çoğunu senaryodan çıkardı. Bunların çoğu Clarke’ın romanında kaldı. Clarke eserini 1966 yılında bitirdi ama Kubrick’in engellemesiyle, filmin 1968’deki ilk gösterimine kadar yayımlanamadı. Yine de film; kitaptaki yolculuk sekansı, yatak odası dekoru ve Yıldız Çocuk’un temel özelliklerini koruyordu. Bu da filmin sonunu birlikte tasarladıklarının göstergesiydi.



Bir sahne hariç, filmin tamamı Londra’daki stüdyolarda çekildi. Cinerama tekniği, uzay aracı modelleri ve bir havacılık şirketi tarafından  özel olarak inşa edilen ve bazı uzay uçuşu sahneleri için gereken setleri döndürmek üzere kullanılan 30 tonluk bir santrifüj gibi çeşitli yenilikçi film teknikleri kullanıldı. Filmde 205 özel efekt sekansına yer verildi. Tabii bunlar üretilirken ortada bilgisayar efektlerinin esamesi yoktu. Öyle ki filmin efektleri günümüze kadar yapılmış olan birçok film için aşılması zor bir çıtaya sahiptir. Uzay araçları, tanınmış bir uzay danışmanlık şirketi işleten Harry Lange ve Frederick Ordway’in uzman yardımlarıyla tasarlanmıştı. Model yapımcıları, mimarlar, tekne yapımcıları, mobilya tasarımcıları, heykeltıraşlar ve ressamlar stüdyoya getirilirken, şirketler filmin uzay giysilerini, kasklarını ve gösterge panellerini üretti. Film ile gerçeklik arasındaki çizgiler belirsizleşti. Apollo 11 mürettebatı, gerçek yolculuklarından kısa bir süre önce yapılan özel bir gösterimde filmin kurgusal uzay uçuşunu izledi. Hatta Neil Armstong filmin o kadar etkisinde kalmıştı ki Ay’a ilk ayak bastığında uzayda bir monolit var mı diye etrafa bakmıştı. Komplo teorisyenleri sonraki yıllarda, Apollo 11’in aslında aya iniş yapmadığını, Kubrick’in stüdyo çekimleriyle bu inişi yapılmış gibi gösterdiğini iddia edeceklerdi.



Kubrick’in mücadelelerinden biri de dünya dışı varlıkları sadece kostümlü aktörler gibi görünmeyecek şekilde nasıl temsil edeceğiydi. Kubrick’in ressam eşi Christiane, süpersonik kuşlar, pullu canavarlar, jelatinimsi lekeler üzerine modellemeler yaptı ve Max Ernst’in gerçeküstücü resimleri incelendi. Sonunda danıştıkları gökbilimci Carl Sagan’ın, “hayal edilemez olanı hayal edemezsiniz” önerisini dikkate alarak, uzaylıları doğrudan tasvir etmek yerine, onların iletişimini siyah bir monolitin tekrarlayan temaslarıyla sembolize etmeyi tercih ettiler. 2001: Bir Uzay Destanı, sessizliğin hâkim olduğu bir film ve bu durum, onu olduğundan da uzun hissettirebiliyor. Örneğin, ilk 25 dakikasında ve finalinde neredeyse hiç diyalog bulunmuyor. Toplam dört bölümden oluşan film, 2 saat 29 dakikalık süresiyle izleyiciyi görsel bir deneyime davet ediyor. Birinci bölümde ilk yirmi beş dakika boyunca insanlığın başlangıcını izliyoruz. Yalnızca hayvan sesleri ve gruplar halinde yaşanan ilkel bir yaşam bizi karşılıyor. Bir gün; Strauss’un Nietzsche’nin başyapıtı Böyle Buyurdu Zerdüşt’ten ilhamla yazdığı senfonik şiir eşliğinde ortaya çıkan, kaynağı belirsiz siyah bir dikilitaşa (monolit) dokunan insansı hayvanların alet kullanma ve savaşma becerilerinin geliştiğini görüyoruz. Filmin ikinci bölümünde; alet kullanması ile statü elde eden ilk insan, gücünü sembolize eden kemiği büyük bir coşku ile havaya fırlatıyor. Kamera havaya fırlayan bu kemik parçasını takip ederken, o kemik uzay gemisine dönüşüyor ve kendimizi gelecekte Ay’a seyahat ederken buluyoruz. Dünya’dan havalanmış olan tarifeli uzay mekiği, yörüngedeki üsse kenetlenmek için yaklaşmaktadır. Bu evrede ilk sahnede gördüğümüz monolite Ay gezisinde de rastlıyoruz. Kısa süren Ay sahnesi, insanların Ay’daki monolit ile fotoğraf çektirdiğini görmemizin ardından bir anda değişiyor. Filmin üçüncü bölümü diyebileceğimiz 18 ay sonrasında ise asıl konumuz Jüpiter görevi. Jüpiter’den gelen bir sinyalle görevlendirilen bilim insanlarına filmin tek kötü karakteri olan yapay zekâ eşlik ediyor. Kubrick bu bölümde bize modern bir  Frankenstein  tespiti yapıyor.. Çoktandır yapay zekâ yaratma peşinde olan insan, düşünebilen bir zekâ yapmayı başarmıştır. Yolculukları boyunca geminin tüm kontrolü “Hall 9000” isimli bir yapay zekânın hakimiyetindedir. Bu yolculuğun göründüğü gibi olmadığını ve geminin ana bilgisayarı Hall’ın bazı gizli planları bulunduğunu fark eden ekip, onu etkisizleştirmek istiyor. Yapay zekâ varlığının tehlikeye girdiğini anlayıp endişe duyması ile beraber personeli yok etmeye başlıyor. Sonunda Hall’ı öldüren Kaptan Dave, kaçış mekiğine atlıyor ve boyutlar arası bir yolculuğa çıkıyor. Tabii biz bu yolculuğun birkaç saniye öncesinde, yukarıdan geçen monoliti görüyoruz. Monolit, açtığı solucan deliği ile Dave’i önceden hazırlanmış olan bir ortama gönderiyor. Onu buraya getiren güç, yabancılık çekmemesi için de dünyevi bir ortam sunuyor. Kendisini barok tarzı döşenmiş bir ortamda bulanDave, zamanın görece aktığı bir çizgidedir artık. Önce uzay giysisi ile ayakta dikilen Dave’i, ardından yaşlanmış bir halde yemek yerken, nihayetinde iyice yaşlanmış olarak yatağa düşmüş halde buluruz. Son nefesine yaklaşırken monolit yine belirir. Dokunmak için parmağını uzattığı taş onu içine alırcasına çekip, dünya kültürlerinin birçok mitinde olduğu gibi, bir tür süper varlığa dönüştürülür ve sonrasında ne olacağı seyircinin hayal gücüne bırakılarak dünyaya geri gönderilir. Kubrick’in bu filmi, gerçekçilik kaygısıyla çekmiş olması ve öngörüsünün doğruluğu sebebiyle oldukça şaşırtıcı. 1968 yılında çekilen bu filmde, o dönemde var olmayan ancak günümüzde kullandığımız birçok teknolojik aletin yer aldığını görüyoruz. O yıllarda henüz Ay’a gidilmemiş, Uluslararası Uzay İstasyonu inşa edilmemişti. Günümüz uçaklarında bulunan kabin içi eğlence sistemi ve Skype benzeri görüntülü konuşma teknolojisi ise icat edilmemişti. Bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz birçok klişenin doğuş noktası belki de bu filmdi. Yemek yerine alınan haplar, yerçekimsiz ortamda ayakta durmayı sağlayan özel ayakkabılar, donanımlı koltuklar, ekranlar, otomatik kapılar ve dönen gemi koridorları gibi detaylar, hem teknik hem de görsel anlamda çığır açıyordu.Kubrick ve Clarke, titiz ve kapsamlı bir araştırmayla oluşturdukları bu filmde adeta geleceğin belgeselini çekmişlerdi! Filmin final sahnesinde, Kaptan Dave’in monolite dokunmak için parmağını uzatması, Michelangelo’nun Sistine Şapeli’ndeki ünlü Âdem’in Yaratılışı freskine güçlü bir gönderme niteliğinde. Peki, bu sahneyi bize tanıdık kılan başka bir yer var mı? Steven Spielberg’in E.T. filmindeki uzaylı da parmak uçlarıyla dokunarak iletişim kuruyordu. Bunu başka nereden hatırlıyoruz? Filmi izleyenler, monolitin günümüz cep telefonlarına olan çarpıcı benzerliğini mutlaka fark etmiştir. Kubrick, belki de bu telefonlarınesin kaynağını tam 50 yıl önce sinemasına taşımıştı. Ne dersiniz, artık vazgeçilmezimiz haline gelen ve akıllı olduklarını da itiraf ettiğimiz telefonlarımız, cebimizde taşıdığımız, dokunarak da iletişim kurduğumuz birer dünya dışı varlık olabilir mi?


Dokunmak ve Temas Etmek Kubrick’in 2001: Bir Uzay Destanı’nda monolit bir teknoloji değil, bir şeydir; o yalnızca oradadır. Michelangelo’nun Tanrı’ya uzanan parmağı, E.T.’nin çocuğun parmağına uzanan parlayan eli ve HAL 9000’in tek, kırmızı gözü; hepsi birer dokunuş anıdır. Ancak belki de asıl olan, bir şeye dokunmaktan çok, ona temas etmeden yaklaşabilmektir.

 
 
bottom of page