top of page

SİNEMA DİLİNİN ORTAK BİR ÖĞESİ OLARAK: MÜZİK

Tıpkı roman sanatının yazıldığı bir dilin olması gibi, sinemanın da bir anlatı(m) dilinin olduğu muhakkak... Üstelik bu dil, bir doğal dil (insan dili) gibi bir ulusa ait değildir, evrensel bir dildir. Daha açık olalım: Şiir bir dildir, bir iç dildir, bir üstdildir, ama roman bir dil değil... Roman, var olan bir dil aracılığıyla yazılır, kendisi bir dil oluşturmaz... Bu, sinema için de geçerli; filmler, istisnai örneklerin dışında bir dili oluşturmazlar, ancak bir dille yaratılırlar, bir dilin ürünüdürler.

Yazının konusu müzikaller değildir. Konu sinema filmlerinde dilsel bir öge olarak müziğin işlevidir. Müzik bir filmde nasıl, ne amaçla, hangi ölçülerde kullanılmalıdır? Sinemanın anlatım olanakları ya da sinema dili tartışılırken müzik işin neresinde yer alır?

Sinemanın bir dil olup olmadığı çok tartışıldı. Buna mukabil, “Sinema dildir” gibi, çok kolay sözler de söylendi. Sergei Mihailoviç Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı ya da Luis Bunuel’in Endülüs Köpeği filmleri gibi sınırlı sayıdaki örnekler sayılmazsa, sinema elbette dil değildir, roman sanatının kendisinin bir dil olmaması gibi...

Ancak... Tıpkı roman sanatının yazıldığı bir dilin olması gibi, sinemanın da bir anlatı(m) dilinin olduğu muhakkak... Üstelik bu dil, bir doğal dil (insan dili) gibi bir ulusa ait değildir, evrensel bir dildir. Daha açık olalım: Şiir bir dildir, bir iç dildir, bir üstdildir, ama roman bir dil değil... Roman, var olan bir dil aracılığıyla yazılır, kendisi bir dil oluşturmaz... Bu, sinema için de geçerli; filmler, istisnai örneklerin dışında bir dili oluşturmazlar, ancak bir dille yaratılırlar, bir dilin ürünüdürler. Hem de, evrensel olan sinema dilinin. Sesini kapatıp izlediğimiz (Fransa, İran, Japon, Rus, İngiliz orijinli) her filmin yüzde altmışını, yüzde yetmişini anladığımıza göre, sinemanın evrensel bir dili bulunmaktadır.

Sinema görüntü gramerinden söz edilip edilemeyeceği üzerine tartışmalar yapıldı. Christian Metz’in itirazlarına rağmen sinema dilinin bir 2123. Christopher Coudwell, diyor ki bizlere: “Müzik çalındığında ne oluyorsa bizatihi işte odur. Aynı anlayışla, bir şiir de okunduğunda ne oluyorsa, odur. Bize kalan ise şunu görmek: Öyleyse film nitelikçe; izlendiğinde ne oluyor ise o olabilmeli... gramerinin olduğu doğru: Film çekimleri, romandaki sözcüğe, ayrımlar (sequence) tümceye, sahneler paragrafa, bölümler roman bölümüne; dolayısıyla anlatı (roman) yapı, film-yapıya denk düşer. Bu görüşe karşı çıkmak için ileri sürülebilecek olası bir, “kamera rejisiyle elde edilen çekimler uzun” yaklaşımı, sadece bir söz dalaşı yaratır. Çünkü sinema, öyküsel düzlemde bile bir kurguya sahiptir. Biçimsel düzlemde de ger film kurguyla anlatılır. Mekânlar, kostümler, ışık, renk, aksesuarlar, atmosfer, kamera hareketleri, ölçekler, kamera açıları, diyalog düzlemi, ses, efekt ve müzik... Bunlar biçimsel düzlemini oluşturur, sinema dilinin...

Müzik bu dilin neresindedir?

Kaynağı çerçevede görünmeyen bir müziğin, görüntüye eşlenmesi uzlaşıya dayanır. Ormanda bisikletiyle dolaşan adamın görüntüsüne bir müziğin eşlenmesinde olduğu gibi... Orada bir dip müzik olmasında sakınca bulunmayacağı üzerine tüm sinemacılar tüm izleyicilerle sinemaya sesin girdiği yıllarda uzlaşıya varmışlardır. Kaynağı görünmeyen bir müzik olsa bile...

Steven Spielberg’in, Jaws (1975) filminde, “köpek balığının bir insanı sandala dek kovalama” sahnesine eşlenmiş kışkırtıcı müziği kaldırarak izleyin bir, o sahneyi! Sahnenin görkemi birden çöker. Hantal, katlanılamaz, hatta ölü bir sahneye dönüşür o kült sahne... Zira enerjisini daha çok müzikten alır, müzik sayesinde öylesine bir etki gücüne kavuşur. Oyuncunun, müzik çaların düğmesini kıvırmasıyla müziğin başlatılması ya da çerçevedeki bir oyuncunun çaldığı müzik aletinden gelen müzik uzlaşıya dayanmaz. Her ne çeşit müzik olursa olsun, başlatılmasını kaynağı üzerinden gördüğümüz için; bu müzik, görüntünün doğasına, gerçek hayattaki kadar uygundur. Zaten asıl olan, kaynağı belli müziğin görüntüyle iç içe geçmesidir. Piyano çalan müzisyenin, Stanley Kubrick’in Eyes Wide Shut (1999) adlı filmindeki gibi, görüntü çerçevesinde yer alması veya kemanı çalan kadının çerçevede görünmesi gibi...

Kubrick’in Eyes Wide Shut adlı filminde ünlü Dr. (Tom Cruise) William Bill Harford ve karısı zengin bir ailenin şatosundaki düğüne davetlidir. Orada piyano çalan genç, Dr. Bill’in Tıp Fakültesini terk etmiş arkadaşıdır. Genç adam piyano çalar. Onun yarattığı müzik, ortam müziğidir. Dolayısıyla da üretilen müziğin kaynağı çerçevede olduğu için yadsınacak bir durum yoktur. Görüntü–müzik ilişkisine bir bakalım: Dayan müziğe, görüntü coşsun o halde; ölü görüntünün kör damarlarına kan yürüsün! Kansın izleyici, güdülensin, müzik afyonunu yutsun, geçsin kendinden, geçsin filmin süresi, oyalasın bizi!

Hayır!

Müziğin görüntüyü taşıma, yani katlanılmaz bir sahneyi katlanılır hale getirme gücü tabii var. Bu bir tenezzül meselesidir. Yönetmen buna tenezzül etmeli midir? Ciddi bir anlatıcı, buna tenezzül etmeyecektir. Sözlü müzik, müziğin kaynağı (düğmesine basılarak açılan bir müzik çalar veya çalınan müzik aletinden çıkan ses) çerçevede olsa da, sözlü müziğin filmin hikâyesini anlatmaya yardım etmesi itici olacaktır. Estetik açıdan filmin görsel yoldan anlatım dilini zedeleyecektir. Ama bazı filmlerde sözlü müzik öylesine ustaca kullanılır ki, bambaşka bir filmsel dil ögesine ulaşabilir. Örneğin başka yoldan ileti gönderemeyen kahraman sokaktan geçerken müziği bir iletişim aracı olarak kullanabilir. Böylece başka hiçbir yoldan sevdiği kıza ulaşamazken, sözlü müzik sayesinde, ona ileti gönderir. Burada sözlü müzik mektup, not, haber değerinde olduğu için filmin hikâyesini desteklemeye soyunan o müzikten ayrılır. Böylece sözlü müzik meşru hale getirilir.

Kieslowski’nin Üç Renk - Mavi adlı filmindeki müzik ve müzisyen olgusu da filmin esas omurgasını oluşturur. İçerikte yer verilen müzik, bestekâr ve özgünlük konuları biçimdeki melodilerle birleşmiş durumdadır. Bu filmdeki müzik, filmin odağına ustaca konulmuştur. Dolayısıyla, doğrudan içeriğin kendisini oluşturur. Buna karşın filmin biçiminde ayrıksı bir yapı oluşturmaz. Aynı zamanda müzik adeta karakterin kafasında çalar. Kaynağı belli değildir. Bu dâhili bir müzik kullanımı da ancak Kieslowski gibi usta yönetmenlerin elinden bu kadar stilize çıkabilir.

Yavuz Turgul’un hemen her filminde (film gösterimi sonrası ağızdan ağıza dolaşan) bir türkü bulunur. Bu türkünün sözleri filmin hikâyesini ileriye taşımak, açıklamak, anlatmak işlevi taşımadığı için filmi zedelemez. Bu türkü (sözlü müzik) senaryoya –öyküsel düzleme– öylesine ustalıkla yerleşir ki, izleyici filmi izleme sürecinde (görsel hikâye içinden geçerken) bir sözlü destekle karşılaştığının farkına bile varmaz.

Bu yazının bir sonucu olarak...

Filmin dilsel ögesi olarak müzik; ilkin, görüntüyü taşımakla görevli olmamalıdır. Filmi kuran ile izleyen arasındaki yazılı-sözlü olmayan bir anlaşma ya da sözleşmeye göre; kaynağı görünmeyen, açıklanmayan, belirtilmeyen bir müzik, herhangi bir mekânda geçen (gökteki uçak, okyanustaki gemi, ormandaki bisikletli adam) görüntüye eşlenebilir. Böyle bir fon/dip müziğin varlığı yadsınmamalıdır. Zira o görüntünün müziğidir. (Burada, uzaktan bir ilgi olarak, Sergei Mihailoviç Eisenstein’ın “Sesi görecek, görüntüyü işiteceksiniz” sözü anımsanmalıdır).

İkinci olarak kaynağı görünmeyen sözlü müziğin sinemada yeri yoktur. Üçüncü olaraksa sözlü müzikle, müziğin kaynağı çerçevede görünse bile, filmin hikâyesi desteklenmeye kalkışılmamalıdır.


DOÇ. DR. CENGİS ASİLTÜRK

Commentaires


bottom of page