14 Mart’ın Hikmet’i
- Ecz. Ali Irmak

- 16 Mar
- 2 dakikada okunur
MODERN TÜRK TIBBININ MİLADI, 14 MART 1827’DE SULTAN II. MAHMUD’UN EMRİ VE MUSTAFA BEHÇET EFENDİ’NİN VİZYONUYLA KURULAN TIPHÂNE-İ ÂMİRE VE CERRAHHÂNE-İ ÂMİRE İLE BAŞLAR. ANCAK BU TARİH, TAKVİMLERDEKİ YERİNİ HEM OSMANLI’DA MODERN TIP EĞİTİMİNİN BAŞLANGICI HEM DE EN ÖNEMLİSİ, BAĞIMSIZLIK MEŞALESİ OLARAK ALACAKTIR.

1919 yılının İstanbul’unda, memleket emperyalist güçlerin işgali altındayken, halk yorgun, yoksul ve umutsuzdu. İşte o karanlık günlerde tıbbiyede üçüncü sınıf öğrencisi olan ve Balıkesir’in Savaştepe ilçesinde doğan bir yörüğün, Hikmet Bey’in (Boran) önderliğindeki gençler okulun iki kulesi arasına dev boyutlu bir Türk Bayrağı asarak işgale karşı ilk sivil protestoyu başlattılar. 14 Mart, o gün Osmanlı’da modern tıp eğitiminin başlangıcının yıl dönümü olmanın ötesinde bir olayın simgesi oldu. Tıbbiyelilerin bağımsızlık mücadelesinin simgesi haline geldi. Hikmet Bey’in vatan aşkı onu Sivas Kongresi’ne (4-11 Eylül 1919) kadar sürükledi. Delegelerin manda ve himâye arasında tereddüt yaşadığı o tarihi anlarda, genç Hikmet adeta masaya yumruğunu vurarak Mustafa Kemal Paşa’ya hitaben şunları söyledi: “Paşam, muharrası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler, mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar var ise, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve tekbih ederiz. Farz-ı mahal; manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’ i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz (lanetleriz).”
Mustafa Kemal Paşa, bu genç yüreğin cesaretiyle duygulanarak o efsane cevabını verdi: “Evlat, müsterih ol! Gençlikle kıvanç duyuyor, gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak bile mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal ya ölüm!” 14 Mart 1919’un o isyankâr genci Hikmet Bey, Sivas Kongresi’nde bağımsızlık bayrağı açıldıktan sonra hem fikren hem de bedenen cepheye koştu. Kurtuluş Savaşı’nın o en çetin günlerinde sıhhiyeci olarak orduya hizmet etti. Savaş biter bitmez yarım bıraktığı eğitimini tamamlamak üzere İstanbul’a döndü ve 1922 yılında diplomasını alarak tabip yüzbaşı rütbesiyle orduya katıldı.
Milletin makus talihi olan hastalıklara karşı da savaşan Hikmet Bey, Sarıkamış’tan Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar halkı kırıp geçiren tifüs (lekeli humma) hastalığına karşı aşı geliştirmek için gece gündüz çalıştı. Öyle bir fedakârlık sergiledi ki aşının etkisini kanıtlamak için hekim arkadaşları ile birlikte kendi bedenini denek olarak kullandı. Bilim uğruna göze aldığı bu risk, onun tıbbiyeli ruhunun sönmez ateşinin bir göstergesiydi. Ancak ne yazık ki cephelerde ve laboratuvarlarda geçen bu yorucu hayat, onun sağlığını erkenden tüketti. Görev sırasında yakalandığı verem nedeniyle 1945 yılında, henüz 44 yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Ardında özgür bir vatan ve zorluklar karşısında eğilmeyen hekim olmanın saygınlığını bıraktı.

Her Hekim Bir Hikmet Boran’dır
Bugün gelinen noktada; gerektiğinde 36 saatlik uykusuz nöbetlerin ağırlığı altında ezilen, liyakatten uzaklaşan sistemle boğuşan, güvenli çalışma ortamından mahrum bırakılan ve ne yazık ki sağlığını kazandırmaya çalıştığı eller tarafından şiddete maruz kalan ama yılmadan görevini yerine getirmeye devam eden her hekim, aslında Hikmet Boran’ın o vakur duruşunu devralmıştır. Emekli olanından yeni mezununa, cerrahından aile hekimine kadar şiddete, haksızlığa ve imkânsızlıklara rağmen “önce zarar verme” ilkesinden sapmayan, bu toprakların halk sağlığı için ter döken her hekim Tıbbiyeli Hikmet’in vârisidir. Memleketin tüm Hikmet Boran’larının, o asil ve direnişçi ruhu taşıyan tüm hekimlerimizin Tıp Bayramı kutlu olsun!
